Kırmızı
Ben çok severdim kırmızıyı. Belki de bana sadece anlamlı gelen renk o olduğu içindir. Kanlı filmleri bile seviyordum. Düşün, o kadar!
Kırmızıyı bu kadar sevme nedenimi bilmiyorum.
Annem…
Sevgili annem…
Gördüğüm ilk yüz…
Saçları kıpkırmızı… Bu yüzden seviyordum belki de.
Annemin saçları kırmızı dedim diye öyle burjuva bir aile olduğumuzu düşünmeyin. Aksine İstanbul’un köhne semtlerinden birinde bakkalımız vardı. Biz de onun üst katında otururduk.
Bir kız vardı, hiç unutmuyorum!
Annesiyle beraber sokaklarda çiçekçilik yapardı. Yolda yürüyen çift görünce binbir dil döker, kırmızı gül satmaya çalışırdı.
Allah bu kızı bana bağışlasın be abim!
Benim için kırmızı, o kız olmuştu.
Onun gibi ben de çalışıyordum. Babam beni “İnsan küçükken kendi işinin kıymetini bilmez.” diye bir kasabın yanına çırak verdi. Yol, yordam, iş öğreniyordum. Her yer kırmızı. Her yer kan revan.
Yaşayan bir koyun hiç görmedim.
Hayatıma en büyük ironiyi de kesilmiş hayvanlar ve güller soktu.
Ben ölü koyunların kıçına takacağım gülü, kalbimi verdiğim kızdan alıyordum.